26 Kasım 2014 Çarşamba

Biz İşittik ve Biz İtaat Ettik

biz işittik biz itaat ettik kuran
On üç yıllık Mekke hayatı.. Verilen iman kavgası.. Müşriklerin acımasızlığı, zulümleri, baskıları, tazyikleri, vurmaları, kırmaları, darpları, aç bırakmaları, Kâbe'de ibadet etmeye bile imkân vermemeleri o gün, bu gündür unutulacak cinsten vak'alar, hadiseler değildir. Ama, Resulullah (sav)'in, etrafında bir hale gibi çevrilmiş yiğitler, kahramanlar ve bahadırlar bir tek söz söylemekte idiler.

Biz işittik ve biz iman ettik diyorlardı. Ölmek üzere, şehidlik şerbetini içmek üzere, Resulullah (sav)'e biatte bulunup, bir daha iman yolundan, iman kavgasından dönmüyorlardı. Ölmek, eziyet, sürgün, göç, yani Habeş diyarları onların gözlerini kat'iyyen korkutmuyor, daha çok bileniyorlar, azim ve irade sahibi oluyorlardı.

Çünkü, bulmuş oldukları iman, onlara hem dünyada, hem de ahirette saadet, bahtiyarlık, ümid, cennet vaad ediyordu. Diri diri gömülen kız çocuklarının kurtulacağını, Lat'ın, Hübel'in, Uzza'nın ve Menat'ın bir bir yüz üstü yere yıkılacaklarının izhar ediyordu. Çünkü, onların davası iman davası idi.. Hazır ele geçirilmiş bir iman, nasıl bırakılabilir di? 

Maalesef, miras yedi gelenekçiler, ne yaptıklarının, ne işlediklerinin farkında ve şuurunda değildirler. Kur'an algıları farklı, amelleri farklı, imanları taklidi, ölüye mevlid okumayı bile farzlaştıracak kadar sapıtmış, Kur'an'ı tepe noktaya, yukarılara asmış zihniyet sahibidirler. 

Onun içindir ki, cuma saatlerinde hanımları camiye sokmayıp, onların bilinçsizce bir evde toplanıp " Yasin" tilavet etmelerini din ve İslam'ın emri zanneden bedbahtlardır. Ölünün, 7 sini, 40'nı ve 52 'sini dört gözle takip eden, oradan devşirecekleri üç beş lira ücrete tapan nefsine yenik düşmüş insanlardır. 
 

Gelenekselleşmiş İslam Algısında İsrailiyatın Etkisi


Nice hocalarımız bulunmaktadır ki, mevlit pazarlığı, yasin ticareti, hatim meddahlığı, cennete gönderme siparişleri ile meşgul olmaktadırlar. Oysa, aynı hocanın cemaatına sormalı ki, "Bu hoca, din, iman ve Kur'ân adına sizlere ne öğretmektedir?" alacağınız cevap, " sıfır" olacaktır. Çünkü, hocanın, günah affettirmekten, tabir-i caizse "cennete otobüs kaldırmaktan" başka, başını kaşıyacak zamanı kesinlikle bulunmamaktadır.

Hristiyanlıktaki günah çıkarma ( Sahte affediciler); Hristiyanlara uygulanmış, İncili tahrif ile başlayan ve ruhbanlığın öncelenmesi gibi taktiksel kazanımlara sahte affediciler, günah çıkarıcılar türetilerek Hristiyan alemi bir kaosa sürüklenmiş ve günah işlemekten imtina etmez bir hale getirilmişlerdir.
Aynı yöntem Müslümanların üzerinde de denenmiş ve başarılı olmuş bir yöntemdir. Sahte affediciler türemiş türetilmiş ve Allah'ın ipi yerine şeyhlerinin ipine sarılarak tövbe alan insanlar gayet masumca ve zavallıca bu handikabın içine düşmüşler, düşürülmüşlerdir.
Dinde olmayan bir algıyı dine sokma ( ibadet algısı benzeşmesi; Haftada bir kilise ayini ile haftada bir Müslümanlığını hatırlayıp Cuma namazı kılmayı kendisine düstur edinen Müslümanların yaptıkları ayinsel ibadetin birbirinden şeklen bir farkının olmadığını söylemek çokta acımasızca bir söylem olmadığı kanaatindeyim.
Rabbin hayata müdahil olmadığı bir yaşamda Cuma ibadetinin ruhi bir tatminin ayine dönüştürülmüş hali olduğu bir somut delilidir. Bu durum Hristiyanlıkta da tamda böyle değil midir? Bu ayinsel tutumlara bir yılını günahlarla geçirmiş ama kandil günlerinde camilere akın etmiş insanların yaptıkları da pekâlâ eklenebilir." ( haksozhaber.net V.Selimoğlu)
Zaten, toplumların, kitlelerin gelmiş olduğu nokta bunu izhar etmekte, bu zavallılıkları göstermektedir. Bilhassa, bu yanlışlar, yurt dışı cemaatlerinde daha çok yaşanmakta, kandırılmaya, aldatılmaya müsait olduklarını göstermektedirler.

Tabii ki, yukarıdan beri anlatmış olduğumuz rezilce, rezalet dolu eylemler, bir anda, hemencecik olmuş vak'alar değildir. Yüz yılların birikimi, Emeviler'den bu yana yaşanan, yaşanmakta olan hadiselerdir. Örnek olsun diye anlatıyorum. Bendeniz, zaman zaman hurafi şeyleri yazar, çizer ve anlatırım. Ama, gelin görün ki, sıradan, pespaye, cahil, cühela bir vatandaş , tüm bunlar karşısında " din savunucusu" olmuş, dini müdafaa eder duruma gelir olmaktadır.

Yıllarını, ömrünü İslam davasına adamış bizler, " yenilikçi" " ıslahatçı" ve dinin bazı emirlerini yok etmeye çalışan insanlar olarak lanse ediliriz. Oysa ki, dini müdafaa eden, geleneği, klasik adetleri, hurafeleri korumaya çalışan çömeze sorsanız, vallahi, teyemmümü bile bilemeyecek, takvayı, tadili erkanı bile tarif edemeyecek bir bilgiye bile sahip değildir.

Ama, gelin görün ki, maşallah, bizim din bekçisi (!), sahtekar, utanmaz herif, elinde satırı, baltası, nacağı, dahrası, silahı ve sopası ile, mevlidin, hatimlerin, ölü yasinlerinin, yeniçeriliğini yapmaktadır. Halbu ki, onlara denilecek söz şudur: " Bre edepsiz, cahil, çömez!.. Sen, önce git de abdest almasını, gusül yapmasını öğren!" sözü olacaktır!.. Rabbim!.. Günümüz Müslümanlarına ve İslam dünyasına bilinç, akıl ve basiret nasip eylesin!.. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir

25 Kasım 2014 Salı

İslam ve Din Bozguncuları

  Aziz kitabımız Kur'ân-ı Kerim, nüzulünden ahir zamana kadar, tüm insanlığı aydınlatacak, irşad edecek, bilgi ve hikmet öğretecek, her alanda kurtuluşa götürecek bir kitaptır.  Resulullah (sav) kendisi hayatta iken, kendisinden sonra yakın arkadaşları olan sahabeler, onlardan sonra Tabiun hazeratı, müçtehidler ve sonra da onları adım adım takip etmekte olan ilim sahibi, Kur'an insanları bilginler insanlığı irşad etmekte ve etmeye devam edeceklerdir. 

"Yahut " Bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk" demeyesiniz diye (Kur'an'ı indirdik). İşte size de Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi. Kim, Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalimdir! Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız." (En'âm sûresi, âyet 157)
 
Ancak, nice insanlar tanır, görüşür, konuşuruz ki, sürekli bir bahanenin içerisinde çırpınmakta, bir o yana, bir bu yana debelenip durmaktadırlar!..Çünkü bahaneleri "nereden bilecektik" basit itiraz ve sitemleri ile gündemi meşgul etmektedirler. Suçu, kabahati din adamlarına, kürsü sahiplerine, ehl-i mihraba atarlar.

Halbu ki yüce Allah, aziz peygamber, "din sınıfı" "ulema grubu" "Ehl-i Diyanet" "Din hizmetlileri" vs. diye bir grub vardır beyanında bulunmamış, herkesin, her Müslümanın bilgi, görgü, hikmet sahibi olmasını önermiştir. Lakin, Yahudilik ve Hristiyanlık dininde bir ruhban grubu bulunmakta, Yahudiliği ve Hristiyanlığı onlar iyi bilmekte ve anlamaktadırlar. Maalesef, son zamanlardaki eğri-büğrü düşünce sahipleri, İslam ve Müslümanların da aynı Yahudilik ve Hristiyanlığa benzer bir yapı oluşturmasını, yüce dini onların kendi tekellerine almasını arzu etmektedirler. Şu alıntımız da da bu hususlar vurgulanmaktadır:

"Ancak son yüzyılda İslam'ın siyasi hâkimiyetini kaybetmiş olmasını fırsat bilenler; yada bu fırsatı yakalamak için çalışanlar, istediklerini elde edince mücadele biçimlerini değiştirerek, sureti haktan görünen bir yöntemi işleterek İslam'a karşı İslam'ı kullanmaya başlamışlardır.
Bu konuda İngilizler'in birinci dünya savaşı yıllarında üzerinde ittifak ettikleri "Böl-Parçala-Yönet" projesini ve ABD devlet başkanı Marşal'ın: "Beyler! Sömürü düzeninizi devam ettirmek istiyorsanız sömürü yönteminizi değiştirmelisiniz" sözünü hatırlamak gerekir.
Bu anlayış, her dönemin şartlarına göre uyumlu hale getirilerek, uygulamaya konulmaktadır. Değişen dünya şartlarına paralel olarak İslam yeniden gündeme alınıp değerlendirilmeye tabi tutulunca; Görüldü ki Müslümanların tüm ataletine rağmen, insanların bir çoğu Müslüman oluyor.
Çünkü Komünizm'in ve Kapitalizm'in bunalttığı insanlar bireysel gayretleriyle ulaştıkları İslam'da huzur buluyorlardı. Özellikle Varşova paktının çöküşüyle tek kutuplu hale gelen dünyada ABD imparatorluğundan söz edilmeye başlanmıştı. Bunun ardından Nato'nun varlığının gereksizliği konuşulmaya başlanınca , kapitalist dünyaya yeni bir düşman bulmak gerekti ve bu düşman İslam olarak belirlendi.
Yeterince ses getirmesi için ve gaale alınması, terörle aynı anlama geldiğinin anlaşılması için, kendi imalatları olan El kaide militanlarıyla 11 Eylül eylemini gerçekleştirerek İslam'a fatura edildi. Henüz ikiz kulelerin dumanı üzerinde iken, ABD başkanı tarafından Afganistan hedef gösterildi ve kısa bır zaman sonrada işgal edildi.
Amaçları, Sovyetlerden boşalan zengin enerji kaynaklarına daha yakın olmaktı. Sovyet işgali yıllarında Afgan halkının yanında olmak için (!) gelmişlerdi buraya. Bu ülkeyi sevdiklerini, kalkındırmak istediklerini, bunun için gerekli her türlü desteği vereceklerini vaat ederek.
İşte bu yıllarda bu halkın içinden ileriki yıllarda kullanacakları insanlara ulaştılar. Hem de bu halkın aleyhine kullanmak için. Bunların marifeti dost olarak girdikleri her ülkede yaptıkları iş böyle neticelenmektedir. Bu bir tesadüf olmasa gerek. Aynı şey yıllar sonra Saddam'ın Irak'ının başına gelecekti.
Onun dostu olarak da yanına sokulmuş, İran'a karşı yıllarca savaştırmışlardı. Onca dostluğa (!) rağmen sonuçta Irak'ta ABD tarafından işgal edildi ve bu günlere gelindi. Bütün bunlar olurken kendilerini mazlumların kurtarıcı meleği gibi gösterirken; Müslümanları da insanlığa korku salan terörist olarak göstermeye çalıştılar.
Böylece tüm dünyada İslam terörle aynı kefeye konulmaya, Müslümanlar terörist muamelesi görmeye başladı. Adeta Müslüman'ım demek terörüstüm demek gibi algılanır oldu. Çok geçmeden dünya bunun bir manipülasyon olduğunu anladı. Bu nedenle bu oyunun başını çeken ABD, ne Afganistan'da nede Irak'taki işgal hareketiyle umduğunu elde edememişti."  İktibas, H. Bülbül)

İslam Birliğinin Sağlanması


Başta ABD ve tüm emperyal güçler, tarih boyunca hiç boş durmadığı gibi, günümüz dünyasında da Müslümanlar aleyhine hiç boş durmamaktadırlar. Hatta, yüce Kur'an'a bile el atmaya çalıştıkları bilinen bir gerçektir. Tevrat, İnciller ve Kur'an'dan müteşekkil bir karma kutsal kitap meydana getirme çalışmaları unutulacak, göz ardı edilecek bir vak'a değildir. 

Hal böyle olunca, ülkemizde olduğu, diğer Müslüman ülkelerde de aynı bozgunculuk, fitne çıkarma, Müslümanları ayrıştırma, mezhep kavgaları çıkarma, klik, ekol çatışmaları meydana getirme hareketleri hız kesmeden aynen devam etmektedir. 

Ne diyelim? Müslümanlar sürekli desinler ki : " Nereden bilecektik?" ham hayallerini, bilgisizliklerini, zavallılıklarını devam ettirsinler bakalım!..

İki milyarı geçmiş bir İslam potansiyeli, kurtulmak istiyorsa, kurtuluş umuyorsa, yapacakları bir alternatif bulunmaktadır. " Birlik Olma" düşüncesidir. Çünkü, zamanımız, çağımız, birleşme, dayanışma, bir araya gelme çağıdır. Bir olan İslam, bir olan Kur'ân bunu emretmektedir. Aksi halde, Ebu Hanifecilik, İmam Şafilik, Malikilik, Ahmed Bin Hanbelcilik veya Şiacılık Kur'an'dan üstün tutulursa, ki- tutuluyor- veya bir kısım İslam dışı görüşleri, şeyhciliği, mürşidciliği, müritciliği, tekkeciliği, dergahcılığı veya başka mahfilleri Kur'ân'ın önüne geçirirsek , vallahi, kurtuluş anlarından, zamanlarından uzaklaştığımız anlar, yıllar ve vakitler olacaktır. 

Çünkü, tüm yabancı güçler, İslam'ı içten çökertmek için, bin bir eşit hareket, eylem, işlev peşinde ha bire gündem değiştirmektedirler. Dün başkaydı, bu gün başka yarın başka türlü olacaktır. Dünkü zamanlar da Lawrensler vardı, bu gün başkaları sahnede arzı endam etmektedirler. 

Dün, Vehhabilik, Sünnilik, Şialık vardı, ya bu gün? Işid diye zavallı, türedi, uydurma cahillerin meydana çıkması, kafa, el, kol kesmesi boşuna, sıradan bir olay olmasa gerektir..Rabbim!.. Kur'ân Müslümanlarına yardımını lütfetsin!.. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir

24 Kasım 2014 Pazartesi

Öğretmenler Günü Kutlu Olsun

öğretmenler günü
"Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz." (Fâtır sûresi, âyetler 19-20-21)

"Dirilerle ölüler de bir olmaz.. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere işittiremezsin!" (Fâtır sûresi, âyet 22)

Tabii ki, iman, bilgi, hikmet ve akıl sahibi, ahlâklı, faziletli kimseler ile bunların takip ettiği hak yol ve nâil olacakları uhrevî nimetler ile imansız, bilgisiz, akıl, basiret, ahlâk ve erdemden yoksun kimseler ve bunların takip ettikleri bâtıl yol ve uğrayacakları ahiretteki azap, kesinlikle bir tutulamaz. Bu kısacık girişten sonra, asıl konuya dönecek olursak, malum olduğu üzere, 24 Kasım 2014 Pazartesi günü "Öğretmenler Günüdür". Bu muhteşem günün , aydınlık yarınlar ve aydınlık Türkiye'nin oluşmasında çare olmasını, ışıklar saçmasını Rabbimden niyâz eder, tüm öğretmenlerimizin bu mübarek günlerini kutlar, selam ve saygılarımı doya doya iletirim.

Bilindiği üzere, öğretmenlerimiz, emeklisi ile, çalışanı ile birlikte hak ettikleri, umdukları yerde değildirler. Zar zor geçinme durumları, maaşlarının azlığı ve en büyük kâbus ve kaosda eşkıya belasının sürekli enselerinde korkulu rüya olmasıdır. Çünkü, eşkıya güruhu, ilim, hikmet, tahsil, aydınlanma, yeni nesile hizmet, yarın ki Türkiye sevdamız vb. bir düşünceleri, emelleri, hedefleri olmadığı için, sürekli ışık saçan, nur efşan olan öğretmenlerimize, imamlarımıza husumet beslemekteler, fırsat düştükçe, onları acımadan, merhametsizce katletmektedirler. İsterseniz öğretmen 

Neşe Altan olayını takip edelim:

" Neşe Altan öğretmenin hikayesine yine bir meslektaşının sosyal medyada yaptığı yorum şöyledir:
" Seni yine koruyamadık öğretmenim..."
Terörün çığırından çıktığı yıllardı. Neşe Altan'ı şehit verdiğimizde 21 yaşında gencecik bir kızdı. Tekirdağ'lıydı. Okulu birincilikle bitirmişti. Diyarbakır'ın Bismil İlçesinin Çavuşlu Köyüne tayini çıktı. Babası da ardına düştü, kızımı tek başına yollamayayım diye.. Daha 21 günlük öğretmen iken hunharca katledildi baba kız...
Nesrin Ünügür de öyle... Feleğin sillesini yiyerek büyümüştü. Zor zahmet bitirdiği okulundan sonra Diyarbakır'ın Hantepe köyüne çıkmıştı tayini.. Sivilceli yüzüne bakıp çok şaka yapmıştım ona " Kız sivilceli, evlen de kurtulalım senden" diye.. Meslektaşı Cuma Ünlü ile tanışmış, evlenmişti, kaç gün geçti geçmedi şehit edildiği haberini aldık. Eşi Cuma ile beraber. ( 1996)" ( habertitürk.com)

Daha doğrusu, son 35-40 yılda vermiş olduğumuz şehit sayısı bir hayli fazladır. Mihraba geçmiş imamlarda öyledir. Suçları Müslümanlara namaz kıldırmak, ezanlarını okumak, Kur'ân öğretmekti. Hakeza, öğretmenlerin, kendilerini feda ederek, çocuklarımızı eğitmeleri, aydınlatmaları, hayatın gidişat öğretimini öğretmekti. Bunların hunharca, zalimce şehit edilmeleri, bana, Asr-ı Saadetteki Bi'ri Meune olayını hatırlatmaktadır. Mus'ab'ın, hicretten önce , Medine'de korkmadan, ürkmeden tebliğ görevini bihakkın yapması, Medine halkını İslam'la yüzleştirmesi gibi...
Bir başka üzücü, can acıtıcı olayda Bi'ri Maune olayıdır:

Resulullah (sav), hicretin dördüncü yılının Safer ayında çoğunluğu Ashab-ı Suffe'den olan yetmiş öğretmen (muallim) sahabiyi, İslam'ı öğretmek amacıyla Necid tarafına gönderdi. Bu sahabiler yolda müşriklerin saldırısına uğramış ve sadece üç tanesi hayatta kalabilmişti. Vahy aracılığıyla durumdan haberdar olan H. Peygamber (sav), hiç bir zaman duymadığı kadar büyük bir acı yaşamış ve günlerce bu sahabileri katleden müşriklere beddua etmiştir.

Oysa, Resulullah (sav) Taif dönüşü, yine bizzat Zeyd'le hakarete, taşlanmaya, küfürlere maruz kalmış, ama, beddua etmeye yanaşmamıştır. Ama, Bi'ri Maune vak'ası, onu içtenlikle üzmüş, canı sıkılmış ve onu beddua etmeye sevketmiştir. Binaenaleyh, günümüzdeki öğretmenlerin, zalimler tarafından şehid edilmeleri de öyledir. Kimisi bekar, kimisi nişanlı, kimisi sözlü, kimisi evli ve çocuklu iken, zalimlerin zulümlerine maruz kalarak, Allah'a yürümektedirler.

Resulullah (sav)'in , Bi'ri Maune öğretmenlerini katleden müşriklere beddua ettiği gibi, bende, tüm zalimlere, soysuzlara, maşalara, satılmışlara aynı şekilde beddua ediyor, zalimlerin hak ettikleri cezayı bulmalarını diliyorum.

Gönlümüz istiyor ki, vatanımız da güllük, gülistanlık olsun.. Kurt, kuzuyla beraber yaşam sürdürsün. Kimse kimseyi incitmesin ve incinmesin!.. Çünkü, bir masum öğretmen niçin hunharca katledilir? Suçu, kabahati, hatası, kusuru ne olabilir ki? Dolayısıyla, günümüzde dillendirilen " açılım" "saçılım" "çözümleme" sürecine ben, pek de inanmıyorum. Çünkü, emperyal güçler, bu güzel düşünceyi ters yüz ederek, yine insan azmanlarını sokağa dökecekler, masum , biçare insanları katletmeye devam edeceklerdir!..

Halbu ki, batılı güçler, Rusya, İran vb. teröre destek verenler, kendi vatanlarında bir hadise olduğu zaman, taş taş üstünde bırakmayıp, olay çıkaran insanı tuzla-buz etmektedirler. Bir kere, imamlar, öğretmenler, eşkıyanın da görevlisi, sade halkın da muallimleridir. Onları katletmek değil, suçsuz yere şehid etmek değil, onların ellerinden ziyade, ayaklarını öpmek bir toplumun esas mes'elesi olmalıdır.

Bu vesile ile, 24 Kasım 2014 " Öğretmenler Günü" nü candan kutlar, ölen veya şehid edilen öğretmenlere dualarımı sunar, hayatta olanlara sağlık, sıhhat, afiyet temenni ederim. Selam ve dua ile..

Şerafettin Özdemir

23 Kasım 2014 Pazar

Kur'an Kopmayan Bir İp Gibidir

Kur'an-ı Kerim
Kopmayan bir ip olan aziz Kur'an'a sım sıkı sarıldığımız zamanlar da, öylesi büyük işler, büyük hizmetler, çalışmalar yapmışız ki, dünya milletleri bu gayret karşısında küçük dillerini yutmuşlar, hayretler içerisinde kalmışlar, isteyerek veya istemeyerek alkışlamak zorunda kalmışlardır. Örneğin, Asr-ı Saadette, kısa zaman sürecinde İslam'ın dünyaya meydan okur hale gelmesi, gönülleri fethederek, İnsanlığın fevç fevç İslam'a koşması bunun apaçık göstergesidir.

"Hep birlikte Allah'ın ipine ( İslam'a ) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız." (Âl-i İmrân sûresi, âyet 103)

Başka örnekler verecek olursam, Bedir, Uhud, Hendek, Malazgirt, İstanbul'un fethi, Mohaç, Niğbolu, Çanakkale, Millî Mücadele vb. kıyamlarda Müslüman millet olarak ayağa kalkışımız, dillerde tekbir, gönüllerde Allah sevgisiyle cihad meydanlarına koşmamız unutulmayacak misallerdir. 

Lakin, ne zaman ki, küçük fikirlere fırsat verdik, başkalarını taklit eder olduk, " İsrailiyat" ve " Ehl-i kitab"ı büyük görür olduk, kendimizi onların yıkıcı, tahrib edici kucaklarına teslim eder olduk, işte, o zamandan bu yana da perişanız, payimalız ve bedbin bir halde sefaleti yaşamaktayız. İsterseniz, bir alıntı ile ile konumuza devam edelim:

" 1- İsrailiyatın İslam kültürüne girmesinin sebepleri:
Kur'ân'ı Kerim'in naklettiği kıssaların pek çoğu Tevratta da geçmektedir. Hem Kur'an-ı Kerim, kıssaların ayrıntıları üzerinde durmazken Tevrat ayrıntılara girmektedir. Çünkü Kur'an-ı Kerim bu kıssaları aktarırken ibret alınacak yönlerine dikkat etmekte, ibret alınmaya konu olmayacak hususlara temas etmemektedir. Okuyucuların bir kesimi özellikle de halk tabakası , alınacak ibretten çok kıssalardaki olaylara takıldılar.
Kur'an'da olayların ayrıntılarını bulamayınca bu isteklerini karşılamak için Ehl-i Kitaba müracaat ettiler. İsrailiyatın İslam kültürüne karışmasının sebepleri konusunda ibnu Haldun şöyle demektedir:
" Araplar ne Kitap Ehli nede ilim ehli idiler. Bedevilik ve ümmilik onlara hakim idi. İnsan nefsinin arzu duyduğu kainatın yaratılış sebebi, yaratılışın başlangıcı, varlığın sırları gibi konularda bilgi sahibi olmayı arzu ettiklerinde onu önce kitap ehli olanlara sorar ve onlardan istifade ederlerdi.
Bu kitap ehli ise, Tevrat ehli olan Hristiyanlar idi. O gün Araplar arasında yaşayan Tevrat ehli de haddi zatında onlar gibi bedevi idiler. Tevrattan bildikleri Kitap Ehli'nden avam'ın bildikleri şeylerdi. İsrailiyatın İslam kültürüne karışmasının diğer bir sebebi de, Ehl-i Kitaptan bazı alimlerin İslam dinine girmiş olmalarıdır. Bu bilginler ya diğer Müslümanların kendilerine müracaat etmeleri sonucunda ya da kendiliklerinden israiliyatı anlatıyorlardı." (V. Selimoğlu)

İşte, o gündür bu gündür, Müslümanlar olarak gerek batı kültürünün, gerekse İsrailiyat kültürünün etkisi altında kalmış, onların ortaya sürmüş oldukları hurafi, efsane yüklü yarım yapalak bilgileri baş tacı etmiş durumdayız. 

İsrailiyat hurafeleri, bid'atleri Müslümanların her alanına nüfuz etmiş, ameli yönlerine, itikadi hallerine varıncaya kadar girilmedik, baskı altına almadık bir husus bırakmamışdır. Evlilik, cennet ve cehennem, dünyanın ömrü, kıyametin ne zaman kopacağı, kader mevzusu, İsa (as)'ın hali, Mehdi ve Mesih çıkmaları vb. binlerce yabancı , İslami olmayan abartı dolu bilgiler, maalesef, hâlâ, camilerimiz de anlatılır, İslam'ın, Kur'ân'ın emirleri imiş gibi, bireylerin bilgilerine sunulur.

İsrailiyatın, hurafenin sonlandırılması için, tüm Müslümanların bilhassa, entelektüel takımın görev üstlenmesi en önemli ve mühim bir görevdir. Çünkü, avamın bu mevzuda şimdilik mes'eleyi kavraması, idrak etmesi zor görünmektedir.

"2- İsrailiyatın tarihçesi ve seyir çizgisi:
Arapların biri yaz, biri de kış mevsiminde olmaka üzere ticaret için iki yolculukları vardı. Nitekim Kur'an-ı Kerim de bundan bahsetmektedir. Kış yolculuğu Yemen'e, Yaz yolculuğu da Şam'a yapılıyordu ve buralarda çoğunluğu Yahudi olan Ehl-i Kitap yaşardı.
Gerek Arap yarımadasında ve gerek bu yolculuklar sırasında Araplarla Ehl-iKitap arasında ki münasebetlerin sonucu olarak Arap kültürüne Ehl-i Kitap kültürünün de karışmış olması tabiidir. Ancak cahiliye döneminde bu etkilenmenin büyük boyutlara ulaştığını söyleyemeyiz. Çünkü Araplar müşrik idiler ve Ehl-i Kitap kültürüne ilgi duymuyorlardı.
Etkilenme daha çok İslam'ın gelişinden sonra ve yukarıda dikkat çektiğimiz sebeplerle olmuştur. Netice Kur'an kıssalarının kaynağı, bizzat Kur'an'ın kaynağını ilgilendiren bir husustur. Kur'an'ın indiği dönemde Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hristiyanlar, Kur'an kıssalarının Tevrattan uyarlama olduğunu iddia etmedikleri halde günümüzde müsteşriklerin bazısı böyle bir iddia ileri sürebilmektedir.
Kur'an'da geçen kıssalarla Tevrat kıssaları arasında yapılacak bir karşılaştırma, Kur'an kıssalarına elde mevcut muharref Tevrat'ın kaynaklık etmeyeceğini açıkça ortaya koyacaktır. Ayrıca Muhammed (s) hem ümmi biriydi ve hem de o dönemde gerek Tevrat, gerekse İncil Arapça'ya tercüme edilmiş değildi. Kaldıki Muhammed (s)'in uslubunu ortaya koyan kendisinden nakledilmiş hadislerin üslubu ile Kur'an'ın üslubu arasında fark vardır.
Bu da kıssalarıyla birlikte Kur'an'ın tamamının Allah tarafından hem lafız hem de mana olarak indirildiğinin delilidir. Kur'an bir beşer tarafından yazılmış bir kitap olamaz. Nitekim indirildiği günden bu yana benzerinin getirilmesi konusunda meydan okumakta fakat bir benzeri ortaya koyulamamaktadır. Kur'an kıssaları hakkında bir delile dayanmaksızın ortaya atılan iddialardan biri de, kıssalarının vakii olmadığı; olay ya da şahısların gerçek olmasını gözetmediği , diğer sanat kıssalarında olduğu gibi kıssalara hayali unsurlar kattığı iddiasıdır.
Bu iddianın da bir dayanağı yoktur. Bu kıssaların bir çoğu anlatıldıktan sonra zikredilen: - Ey Muhammed! sana anlattıklarımız, gayb haberleridir. Bu anlatılanlar gerçek olarak anlatılmaktadır.- gibi ifadeler,kıssalarda hayali unsurların bulunmadığının kesin delilleridir. Bu iddiayı ileri sürenlerin niyeti ne olursa olsun iddialarını ispatlayacak bir delil ortaya koyamamışlardır." (V. Yavuzoğlu)

Dünü gerilerde bıraktığımıza göre, 21'nci asrın Müslümanlarının bu hususlarda çok dikkatli, kılı kırk yarar olmaları, tüm mes'elelerini, sorunlarını yüce kitabımız Kur'an'a havale etmeleri lazımdır.
Elimizde Kur'ân gibi bir ana kaynak var iken, Müslümanların çıkmaz sokaklara sapmaları, oradan, buradan bilgi devşirmeleri yakışıklı, olumlu ve müsbet değildir. Bilhassa, günümüz dünyasında, Kur'ân dışı bilgilere hiç lüzum ve gereksinim bulunmamaktadır. Çünkü, zamanımız akıl, mantık, Kur'ân çağıdır. Kur'ân'la oturup, Kur'ân'la yaşama zamanıdır. Rabbim, bizleri, hurafattan, bid'atlerden, uydurmalardan, yıkıcı, tahrip edici maksatlı bilgilerden muhafaza buyursun!..Âmin!... Selâm ve duâ ile...

Şerafettin Özdemir

20 Kasım 2014 Perşembe

Kur'an Anlaşılması Zor Bir Kitap mıdır ?

Kuran
Kur'an Anlaşılması Zor Bir Kitap mıdır ?

"İnkâr edenler: Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler." (Fussılet sûresi, âyet 26)

Maalesef, acı , teessüf edilecek bir söz değil mi? "Kur'an Anlaşılması Zor Bir Kitaptır" yanlışı. Oysa, Kur'ân'ı; okumak, anlamak ve yaşamak, ekmek yemek kadar, su içmek kadar, oksijen teneffüs etmek kadar kolay ve rahattır.

Aslında, Başkanlıkça büyük bir kampanya başlatılmalıdır ki, ismi " Herkes Kur'an okuyor" kampanyası olmalıdır. Bunun yanı sıra, Kur'ân'ı anlama ve hayata yansıtma proğramları tatbik edilse fevkalade olur değil mi? Bilhassa, kültürel mevlid okumalardan, ölünün 7 si, 40'ı veya 52 nci geceleri tertip etmekten, cuma günleri insanlara zoraki kıldırılan "Zühr-i ahirli" eklentilerden de daha sevaplı olacaktır.

"(Yahudiler) Allah'ı bırakıp bilginlerini ( hahamlarını); ( Hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh'i ( İsa'yı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O'ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır." (Tevbe sûresi, âyet 31)

Kısaca ayeti kerimenin tahlili:

Yahudilerin Mukaddes Kitaplarını taşıyan sandık bir kaç kez düşmanlarının eline geçmiş, Mukaddes Kitap saldırıya uğramış ve bizzat Hz. Musa'ya verilen levhalar kaybolmuştur. Yahudi din adamları olan hahamlar hâfızalarında kalan bazı âyetleri parça parça yazmışlardır.

Babil esaretinde iyi bir yazıcı olan kâhin Ezrâ, şifahi ve kısmen yazılı olan rivayetleri bir araya toplayıp Yahudi mukaddes kitabını çıkarmıştı. Bu hizmetinden dolayı Ezrâ, İsrailoğullarının saygısını kazanmış, bu saygı zamanla o kadar aşırı bir noktaya varmış ki Yahudiler, Ezrâ'yı Allah'ın oğlu saymışlardır. Zikredilen âyet bu hususa işaret etmektedir.

İşte, Yahudilerin sahte tanrısı Ezrâ'nın, uydurmuş olduğu rivayetler, efsaneler, hurafeler ve İsrailiyat kültürü ne acı ki, asırlardır İslam alemini de çepe çevre sarmış ve yanlış uydurmalarla boğmuştur.. Yazımıza örneklerle devam edecek olursak:
" İslam dininin biricik kaynağı olan Kur'ân'ın anlaşılmaz, detaysız ve yetersiz olduğunu ileri süren müşrik din adamları, yalnız Allah'a özgülenmesi gereken dini Allah+ Peygamber+ sahabe+ tabiin+ mezhep imamları+ mezhepte müctehidler+ eski alimler ve şeyhler+ daha sonra gelen alimcikler ve şeyhciklerden oluşan bir anonim şirketin ortaya koyduğu bir beşerî din çorbası haline dönüştürdüler.
Zamanımıza kadar etkileri süren bu felaketli dönemde Kur'ân'ın yeterli olmadığı inancı yaygınlaşmış ve ciltlerle hadis ve fıkıh kitapları uydurulmuştur. Bu " Mişna" ları kabul etmeyenler sapık ve mürted ( dinden dönenler) olarak damgalanmışlar ve hatta işkenceler altında katledilmişlerdir.
Ebu Hanife, hadis uydurukçularının gazabına uğrayan ve Emevî ve Abbasi zalimlerinin işkence hanelerinde çile çeken mazlumlardan sadece birisidir. Oldukça şiddetli bir devlet terörünün estiği o günlerde Kur'an'a rağmen bambaşka dinler oluşturulmuştur.
Kur'an'daki kavramların anlamını kaydırmak için seferber olunmuştur. Peygamberin okuma yazma bilmediği yalanından, onun insanların gözlerini kızgın çivilerle oyup çölde ölüme terkettiği iftirasına kadar... Taşla öldürme iftiralarından, Kur'ân'da nasih-mensuh ayetler bulunduğu şeklindeki melanete kadar...
Aç bir keçinin yiyerek Kur'an'dan çıkardığı taşlama ayetinden, halktan korktuğu için onu Kur'an'a sokamıyan hazrete kadar... Mezhepçiliğin kutsanmasından, şefaat mitolojilerine kadar... Hacerül esved denilen işaret taşının putlaştırılmasından, peygamber mezarının ziyaretinin faziletlerine kadar..." ( E. Yüksel)
İşte, Yahudi Ezra; hayatı boyunca hiç boş durmamış, Tevrat'ı uydurmuş, " İsrailiyat" denilen yalanları dünya klasiklerine, ansiklopedilerine, ülkemizde ki, uyduruk dini (!) kitapların içerisine yerleştirmiş ve sokmasını becermiştir.

Bizim, saf, zavallı, biçare veya tersinden söylersem açıkgöz, fırıldak insanların, yapmış oldukları Resulullah (sav) ile Musa (as) yarıştırmak, miraçta kucaklaştırmak, İsa ile göğe yükseltme, Allah'ın yanına oturtma çabaları, Mehdi, Mesih yarışmaları boşuna uydurulmuş hadiseler değildir.

Ne acı ki, asırlarca bunlar anlatıldığı, saf, masum insanlara bunlar dinletildiği gibi, 21. asrın insanları ve Müslümanları da bunları, bu tür hikayeleri, mitolojik uydurmaları kuzu kuzu dinlemektedirler. Bilmem ki, ne zamana kadar dinleyecekler, ne zaman uyanıp tüm bunları reddetme imkânı bulacaklardır? Yani, 21 nci asrın insanları, Hüseyin Hilmi Işık'ın enterasan hikayelerini, el-Hac Muzaffer Ozak'ın " İrşad"daki akıl ve mantık ötesi uydurmalarını dinlemeye ne zaman dur diyecektir? Örneğin:
" Peygamberin 30 erkeğin cinsel gücüne sahip oluşundan, sahabenin kadınlarına koşarken orgazm oluşlarına kadar... Aişe anamızın 53 yaşındaki peygamberle evlenirken 9 yaşında olduğu yalanından, peygamberin bir gecede 9 kadınla cinsel ilişkide bulunuşuna kadar...
Peygamberin Medine'de bir Yahudi tarafından büyülendikten sonra haftalarca şaşkın şaşkın dolaşmasından, açlıktan ötürü zırhını bir yahudinin yanına bir kaç kilo arpa karşılığında rehin bırakmış olarak ölmesine kadar... " Alimlerin icmasının dini kaynak oluşundan, " sevadül azam" yani " büyük karaltı" masallarına kadar...
Miracta Allah ile namaz pazarlığından, ayın mucizevi bir biçimde yarılıp bir parçasının Ali'nin bahçesine düşmesine kadar... Dinden dönenin öldürülmesinden, namaz kılmayanın dövülmesi veya öldürülmesi gerektiğine kadar... Erkeklerin kadınlardan üstün oluşundan, hayızlı kadınların camiye girmemeleri ve Kur'an'a el sürmemelerine kadar...( E. Yüksel)
Netice olarak;

Tüm bu yanlışlar niçin olmakta, saf beyinleri, idrakleri, akılları felakete sürüklemektedir biliyor musunuz? Bu yanlışların, uydurmaların altında yapmakta olan en büyük etken, "Kur'ân'ın anlaşılması zor, biz onu kavrayamayız" düşüncesidir.

Yukarı da maddeler halinde peşi peşine sıralanan ve bunlardan başka binlerce yanlışın, hurafenin, uydurmanın bitirilmesi için, hiç zaman kaybetmeden Kur'an'a sarılmak, herkesin, her kesimin, alimin, din adamının, memurun, işçinin, işverenin, ağanın, fakirin, kadının, erkeğin, gencin, yaşlının bütün toplum katmanlarının Kur'an'a sarılmasından başka çıkar yol ve metod bulunmamaktadır.
Tabii ki, bu çalışmanın, faaliyetin, aktivitenin başını başkanlığımız, ilahiyatçılarımız, tüm akademisyenlerimiz, aydınlarımız çekecektir.

Aksi halde, öncü durumunda olan kesimler, bu sakatlıkların yok olması için, ellerini taşın altına sokmazlarsa, gelen tepkilere göğüs germezlerse , vallahi, selam sana Ya Rasulallah!.. Ümmetin görevden kaçmaktadır!.. Demekten başka bir sözümüz olmayacaktır!.. Rabbim!.. Bu uğurda bizlere güç ve kuvvet bahşeylesin!.. Selam ve dua ile..

Şerafettin Özdemir - İslam Ahengi

19 Kasım 2014 Çarşamba

Nal-i Şerif Kolye Takmak Caiz midir? Nal-i Şerif'in Faziletleri Var mıdır ?

nali şerif kolye

Nal-i Şerif Kolye Takmak Caiz midir? Nal-i Şerif'in Faziletleri Var mıdır ?

Son zamanlarda piyasada, özellikle dini ürünler satan e-ticaret sitelerinde Nal-i Şerif kolye ve benzeri ürünler satılmaktadır. Aynı firmaların internet sitelerinde, Nal-i Şerif'in Faziletleri yer almakta ve bu kolyeye sahip olanın bir çok nimete sahip olacağı söyleniyor.

Peki Nal-i Şerif şeklinde kolyelerin taşınması yada Nal-i Şerif resmi bulunan çerçevelerin evlere asılması caiz midir ve faziletleri var mıdır? Konuyla ilgili Diyanet İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı Dini Soruları Cevaplandırma Platformu tarafından,  bu konu hakkında sorulan bir soruya şu cevap verilmiştir.

Kolye takmanın hükmünü eğer erkek olarak kendinizin kolye takması hakkında soruyorsanız belirtelim; Şekli na'l-i şerif şeklinde olsa bile erkeklerin kadınlara benzemek amacıyla kolye takması ve süslenmesi caiz değildir. Zira kolye ve küpe gibi süs eşyası takmak kadınlara mahsustur. Erkeklerin küpe takmasının hükmü şöyledir: Peygamberimiz (s.a.s.) döneminden itibaren bu güne dek kadınlar süslenmek amacıyla küpe kullanmışlardır (Buhari, Libas, 59). Bu itibarla da kulak deldirip küpe takmak, Müslümanların genel örfünde kadınlara ait bir süslenme tarzı olarak kabul görmüştür. Müslüman erkeklerin ise kadınlara has süs eşyalarını kullanmaktan uzak durmaları gerekir. Zira Peygamberimiz (s.a.s.): “Kadınlara benzemeye çalışan erkekler ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlar Allah’ın rahmetinden uzak olsun” (Buhari, Libas, 61-62) buyurmuştur.

Bu ve benzeri uyarılar sebebi ile İslam alimleri, erkeklerin küpe vb. kadınlara özgü takıları takmalarını tahrimen (harama yakın) mekruh saymışlardır (İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, VI, 336-337, 388; Nahlavi, ed-Dureru’l-Mubaha fi’l-hazrı ve’l-İbaha, 29). Kadınların kolye takmasını sormak istiyorsanız; Kadınların na'l-i şerif şeklinde kolye takması caizdir, üzerine na'l-i şerif resmi basılı olan kağıtların evlere asılması da caizdir. Ancak na'l-i şerif şeklinde kolye takmanın, takılan kolye veya asılan resimin faziletli olduğunu söylemek doğru olmayacağı gibi ve bunlardan medet ummak da caiz değildir. 

Nal-i Şerif Kolye Takmak Caiz midir? Nal-i Şerif'in Faziletleri Var mıdır ? 

Bu sorunun detayına gelince; Uğur getirdiğine ve bulunduğu yeri her türlü kötülükten koruduğuna inanıldığı için stilize edilmiş na‘l-i şerif şeklindeki kolyeler İslam tarihi süresince olduğu gibi günümüzde de bulunmaktadır. Bu tür na'li şerif şeklindeki kolyelerin takılma amacı Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ayağının tozu olmak, ayağına giydiği na'linin yani ayakkabısının insan üzerinde taşınması Peygamberimizin hatırasına saygı amacına matuf olduğu düşünülebilir. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimize duyulan saygının tek yolu na'l-i şerif şeklinde kolye takmak veya na'li şerifin fotoğrafını evlerimize asmak değil, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaşadığı gibi yaşamak yani Allah'ın emirlerine riayet etmek ve yasaklarından da sakınmaktır. 

Bu itibarla nal-i şerif kolyesini takmanın faziletli olduğunu söylemekten ziyade na'l-i şerifin sahibi olan Hz. Peygamber'in ahlakıyla ahlaklanmak ve Peygamberimize layık bir ümmet olmaya çalışmak esastır. Na'l-i Şerif hakkında daha geniş bilgi için Türkiye Diyanet Vakıfı İslam Ansiklopedisi’nin “NA‘L-i ŞERİF” maddesine (c.32, s:346-348) bakabilirsiniz. Kısa yolu şöyledir: 

16 Kasım 2014 Pazar

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) Kuran'ı Nasıl Okurdu ?

Hz. Muhammed
Kur'an-ı Kerim’le ilk defa Efendimiz Hz. Muhammed (sav) muhatap olduğu gibi, Kur'anı ilk o okumuştur. Kur'an-ı Kerim onun ruhuna ve kalbine öyle işliyor, öyle etki ediyordu ki şimdiki Kur'an okuyan büyük bir çoğunluk onu görselerdi eğer, aslında hiç okumadıklarının farkına varacaktı. Peygamber efendimizden sonra ilk Kur'an ile tanışanlar bile, Kur'an'ın eşsiz güzeeliğine kapılmış, kalplerinde Allah'ın kelamlarını hissetmişlerdi.

Hz. Ali'nin bir savaş sırasında ayağına saplanmış okun, namaz sırasında çıkartılmasını istemesi ve kıraat halinde Kur'an okurken ayağındaki okun çıkarılmasının ardından hiçbir acı duymaması bu hikmete örneklerdendir.

Şimdi, Hz. Muhammed'in (sav) Kuran'ı okuyuşu ile ilgili sahih kaynaklardan rivayetlere bir göz atalım.

Hz. Muhammed'in Kur'an Okuyuşuyla İlgili Bazı Rivayetler


1- Kendisine Peygamber (sav)’in Kur’ân-ı Kerîm’i nasıl okuduğunu soran bir sahâbîye Enes b. Mâlik (r.a) : “Peygamber (sav)’in kıraati medli idi (uzatılması gereken harfleri uzatırdı)” cevabını vermiş, ardından ‘bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm’i okuyarak : “Peygamber (sav) besmeledeki bismi’l-lâh’ın lâm’ını,er-Rahmân’ın mîm’ini ve er-Rahîm’in hâ’sını med ile (uzatarak) okurdu[26]” demiştir.

2- Peygamber (sav)’in hanımlarından Ümm-ü Seleme (r.ah) : “Peygamber (sav) Kur’an okuduğunda -âyetleri- ayırırdı. (الحمد لله رب العالمين ) âyetini okur ve dururdu; ardından (الرحمن الرحيم) âyetini okur sonra tekrar dururdu[27]” demiştir.

3- Ümmü Seleme (r.ah) Peygamber (sav)’in namaz ve kıraatini soran birine şöyle demiştir : “Sizin namazınızla O’nun kıldığı namaz arasında o kadar fark var ki! Kıraatine gelince, Allah Resûlü’nün kıraati harf harf (okurken âyetler tefsir ediliyormuş gibi) idi[28]”.

4- Resûl-i Ekrem (sav)’in gece namazına şâhit olan Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) demiştir ki : “Peygamber (sav) bir gece namazda ‘Eğer onlara azap edersen onlar senin kullarındır; eğer bağışlarsan hiç şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin’ âyetini[29] sabaha kadar tekrar tekrar okudu[30]”.

5- Huzeyfe b. Yemân (r.a) Resûl-i Ekrem (sav)’in Kur’an okurken yaşadığı hal ile ilgili olarak şu açıklamalarda bulunmuştur : “Peygamber (sav) namazda rahmet âyetini okuduğunda Allah’tan ister, azap âyetinde O’na sığınırdı; tenzîh[31] âyetlerine geldiğinde ise Allah’ı tesbîh ederdi[32]”.

6- Berâ b. Âzib (r.a) “Peygamber (sav)’i yatsı namazında Tîn sûresini okurken işittim; sesi ve kıraati ondan daha güzel bir kimse görmedim[33]” demiştir.

7- Hz. Âişe (r.ah)’den gelen bir rivâyete göre, Peygamber (sav) Efendimiz bir gece Âl-u İmrân sûresinin son on âyetini göz yaşları içinde okuduktan sonra buyurmuşlardır ki : “ Bu âyetleri okuyup derin derin düşünmeyen kimseye yazıklar olsun![34]”

8- Resûl-i Ekrem (sav) okuduğu Hûd sûresinin 112. âyetinden[35] dolayı “Beni bu sûre ihtiyarlattı[36]” buyurmuşlardır.

9- Peygamber (sav) Efendimiz her gün Kur’an’dan bir miktar okumayı kendisine vazife edinmişti[37].

10- Ebû Leylâ (r.a) diyor ki : Resûl-i Ekrem (sav) geceleyin nâfile namaz kılarken ben de onun yanında namaz kılıyordum. Azap âyetlerinden birini okuyordu. Âyeti bitirdiğinde buyurdular ki : “Cehennem ateşinden Allah’a sığınırım. Cehennemliklerin vay haline ![38]”

11- Hz. Âişe (r.ah) Allah’ın Nebîsi (sav)’nin Kur’ân’ın hepsini bir gecede (sabaha kadar) okuduğunu hatırlamadığını ifade etmiştir[39].

12- İbn Mes’ud (r.a) diyor ki : “Resûl-i Ekrem (sav) benden kendisine Kur’an okumamı istedi. Nisâ sûresini okumaya başladım. Sûrenin ‘Her ümmete bir şâhid, seni de bunlara şâhid getirdiğimizde durumları nasıl olacak’ âyetine[40] geldiğimde Peygamber (sav)’in gözlerinden yaşlar boşaldığını gördüm[41]”.

Tüm bu rivayetler ve diğer bilgi kaynakları ışığında Hz. Muhammed'in (sav) nasıl Kuran okuğunu maddeleyecek olursak;


Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz ;

1- Kur’ân’ı Kerîm’i tertil üzere (ağır ağır, tane tane) okumuş, harf ve kelimeleri âdeta tefsir edercesine kıraat etmiştir.

2- Tilâveti esnasında medlere ve vakıf mahallerine riâyet etmiştir.

3- Âyetlerin mânalarına yoğunlaşarak okumuştur. Zaman zaman bazı âyetler üzerinde tekrarlar yapmış, derin hakîkat ve hikmet ihtivâ eden bölümler üzerinde uzun uzun tefekkürde bulunmuş, rahmet âyetlerinde Allah’tan istemiş, azap ve inzâr âyetlerinde O’na sığınmıştır.

4- Kur’ân’ı hem kavlen hem aklen hem de kalben tilâvet etmiştir. Dili ile elfâzı tertîl ederken, aklı ile mânaları üzerinde durmuş ve nihayet kalbi ile de Kur’an’dan nasipdâr olmuştur.

5- Gündüzünde olduğu gibi gecesinde de Kur’an okumaya zaman ayırmıştır.

6- Bir oturuşta yahut bir gece sabaha kadar sayfalarca Kur’an okumak yerine, her gün bir miktar tefekkür boyutuyla tilâvet etmeyi tercih etmiş, bazan tek bir âyeti sabaha kadar okumaya devam etmiştir.

7- Kendisine verilen engin hikmet ve fetânet ile okuduğu âyetleri murâd-ı ilâhi doğrultusunda anlayarak tilâvet etmiştir.

8- Başkasından Kur’an dinlemeyi sevmiştir.

9- Okuduğu âyetlerin mânasından etkilenip göz yaşı dökmüştür.

10- Kur’ân’ın kalbî ülfet ile okunmasını, uyku ve rehâvet hali içinde okunmamasını tavsiye etmiştir.

11- Kur’an okumayı en faziletli ve en sevilen amel olarak görmüş, Kur’ânı en iyi okuyan ve bileni yönetici tayin etmiştir.

12- Hülâsa Kur’ân’ı elfâz, ahkâm ve ahlâk boyutuyla tilâvet etmiştir. Elfâzıyla dilin, ahkâmıyla aklın ve nihâyet ahlâkıyla kalbin payını vermiştir; O, hem Kur’an okumuş hem Kur’ân’ı okumuştur.

Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Fatih Çollak